Türkiye’nin hafızası güçlüdür. Bu millet ekonomik krizlerin hükümetleri nasıl götürdüğünü, koalisyonların ülkeye nasıl ağır bedeller ödettiğini çok iyi bilir. Dün yaşananlar hâlâ zihinlerdedir. Ekonomik sarsıntılarla yıpranan iktidarlar, arkasından gelen kırılgan koalisyon dönemleri ve kaybedilen yıllar…
Bugün gelinen noktada Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan savunma sanayii başta olmak üzere dış politikada önemli hamleler yaptı. Türkiye artık sahada da masada da daha görünür. Savunma sanayiindeki yerlilik oranı arttı, diplomatik etki alanı genişledi, bölgesel krizlerde oyun kurucu bir aktör olma iddiası güçlendi. Bu tabloyu görmemek haksızlık olur.
Ancak siyasetin değişmeyen bir gerçeği vardır: Vatandaş en son cebine bakar.
Markette fiyatlar artıyorsa, et ve süt erişilmez hâle gelmişse, mercimek ve bulgur bile hesap yapılarak alınıyorsa; dış politikadaki başarı vatandaşın mutfağındaki yangını söndürmez. Türkiye’de üretilen bir ürünün Almanya’da, Gürcistan’da ya da Suriye’de daha ucuza satılması, sadece ekonomik değil, psikolojik bir kırılma da oluşturur. İnsanlar doğal olarak “Ben neden pahalıya tüketiyorum?” diye sorar.
Hayvancılık destekleri açıklanıyor, faizsiz krediler veriliyor, sigorta destekleri sağlanıyor. Devlet üreticinin yanında olduğunu gösteriyor. Fakat raf fiyatı düşmüyorsa, tüketici bu desteği kendi hayatında hissetmiyorsa destek siyaseten de ekonomik olarak da amacına ulaşmış sayılmaz. Finansman maliyetleri, aracı zincirleri, denetim zaafları ve fırsatçı fiyatlamalar devreye girdiğinde verilen teşvikler adeta delik kovaya su doldurmak gibi sonuç veriyor.
Asgari ücret artmadan önce yapılan zamlar, artıştan sonra gelen ikinci dalga, Ramazan öncesi etiket değişimleri… Bunlar artık tesadüf olarak açıklanamaz. Beklentiyi fiyatlayan, maliyet artmadan zam yapan bir piyasa düzeni oluşmuş durumda. Üstelik ambalaj küçültme yöntemiyle gizli zamlar sıradanlaştı. Bu tablo karşısında vatandaşın devletten beklentisi çok net: Güçlü ve caydırıcı denetim.
Cezalar kesiliyor; ancak büyük zincirler için bu cezalar bir operasyon kalemi olmaktan öteye geçmiyorsa caydırıcılık sağlanamaz. Devletin maliye uzmanları, hesap denetçileri, piyasa gözetim mekanizmaları sadece var olmakla değil, etkili olmakla anlam kazanır. Maliyet yüzde yirmi artmışken raf fiyatı yüzde seksen artıyorsa burada piyasa dinamizmi değil, sorgulanması gereken bir kâr iştahı vardır.
Siyasetin bir diğer boyutu ise toplumsal refah dengesidir. Türkiye geçmişte ekonomik krizler nedeniyle hükümet değişiklikleri yaşadı. Süleyman Demirel’in meşhur sözü hâlâ hafızalardadır: “Tencere kaynamazsa iktidar gider.” Güvenlik politikaları ne kadar güçlü olursa olsun, savunma sanayii ne kadar gelişirse gelişsin, mutfakta ateş sönüyorsa siyaset bunun bedelini öder.
Bugün özellikle emeklilerin durumu bu gerçeği somutlaştırıyor. Yirmi bin lira seviyesindeki gelirle artan kira, gıda ve enerji fiyatları karşısında ayakta kalmaya çalışan milyonlar var. Alt gelir gruplarının alım gücü geriye gidiyorsa, ekonomik başarı anlatısı toplumun geniş kesiminde karşılık bulmaz. Oysa refahın en azından gerilememesi, hatta kademeli olarak artması bir iktidarın ömrünü uzatan en önemli etkendir.
Muhalefet cephesine bakıldığında ise güçlü ve bütüncül bir ekonomik vizyon ortaya konulabildiğini söylemek zor. Söylem çoğu zaman “Biz gelince asgari ücreti şu kadar yapacağız, emekliye bu kadar vereceğiz” vaadine dayanıyor. Oysa Türkiye geçmişte ağır bedeller ödedi. 17 Ağustos depremi sonrası oluşan ekonomik tablo, kaynak yetersizlikleri ve kriz ortamı hâlâ hafızalarda. Sadece vaatle ekonomi yönetilemeyeceği, güçlü bir program ve disiplin gerektiği tecrübeyle sabittir.
Bununla birlikte iktidarın da şunu görmesi gerekiyor: Muhalefetin proje eksikliği, ekonomik sıkıntıyı görünmez kılmaz. Vatandaş geçim derdindeyken siyaset boşluk kabul etmez. Ekonomik zaaflar giderilmezse, bu boşluk mutlaka birileri tarafından doldurulur.
Öte yandan güvenlik meselesi de ekonomik istikrarın ayrılmaz bir parçasıdır. Terörün tamamen bitirilmesi, şehirlerin huzurunun kalıcı hâle gelmesi yatırım iklimini de güçlendirecektir. Güvenlik ve refah birbirini tamamlayan iki unsurdur; biri eksik olduğunda diğeri sürdürülebilir olmaz.
Sonuç olarak mesele sadece fiyat artışı değil; güven meselesidir. Devlet üreticiyi desteklerken tüketiciyi de koruyabildiğini göstermek zorundadır. Desteklerin raflara yansıdığı, denetimlerin caydırıcı olduğu, alt gelir grubunun nefes alabildiği bir ekonomik iklim sağlanmadan siyasi başarı hikâyesi eksik kalır.
Bu millet geçmişte krizlerin bedelini ödedi. Aynı hataların tekrar edilmesini istemiyor. Güçlü dış politika ile güçlü iç ekonomi birlikte yürüdüğünde Türkiye kazanır. Aksi halde tencere kaynamadığında siyasetin de kaynamayacağını tarih defalarca göstermiştir.

