Bugün İslam coğrafyasının neresine bakarsanız bakın, bir asır önce gövdesinden koparılan o büyük ruhun sızısını hissedersiniz. Hilafetin ilgasıyla aramıza çekilen yapay sınırlar, sadece haritaları bölmedi; zihinlerimizi, vicdanlarımızı ve en acısı da sofralarımızı birbirinden ayırdı. Geldiğimiz noktada karşımızdaki tablo net: Bir yanda şatafatın zirvesinde "zevk-ü sefa" süren bir azınlık, diğer yanda emperyalist çarklar arasında ezilen kitleler.
Ulus Devlet Çıkmazı ve Modern Haçlı Kuşatması
Yüz yıl önce bizi bir arada tutan o devasa çatıyı yıkanlar, yerimize "ulus devlet" modelini bir kurtuluş gibi sundular. Oysa bugün görüyoruz ki, bu model Müslümanları emperyalist sırtlanların sofrasında kolay lokma haline getiren birer "tecrit hücresine" dönüştü. İsrail ve ABD’li yetkililerin dillerinden düşürmediği "Haçlı-Siyonist" ittifakı karşısında; Ürdün, Mısır veya BAE gibi ülkelerin kılı kıpırdamıyorsa, bu durum hilafetin yokluğunda ortaya çıkan "ruhsuz beden" sendromunun bir sonucudur.
İşte bugün, eğer Müslümanların başında bir hilafet anlayışı ve merkezi bir irade olsaydı; Siyonistler 1967’den bugüne ilk defa Mescid-i Aksa’yı 28 gün boyunca Müslümanlara kapatmaya cüret edemez, sessiz sedasız 11.000 Filistinlinin idam kararına onay çıkartamazdı. Efendimiz’in (s.a.v) yüzyıllar öncesinden verdiği haber, bugün Gazze kan ağlarken sessiz kalan coğrafyamızda tecelli ediyor:
"Yakında milletler, yemek yiyenlerin başkalarını çanaklarına davet ettikleri gibi, size karşı birleşmek için birbirlerini davet edecekler." (Ebu Davud)
Ekmek Kavgası mı, Kanaat Kaybı mı?
Meseleyi sadece uzaklarda aramaya gerek yok; kendi içimizdeki "dünyevileşme" zehriyle de yüzleşmeliyiz. Bugün Türkiye’de bir kesim temel gıda kuyruklarında ömür tüketirken, diğer bir kesim lüks araçları, beşer onar dairesi ve bitmek bilmeyen tüketim hırsıyla adeta bir "modern saadet" illüzyonunda yaşıyor. Altın fiyatlarındaki ufacık bir düşüşte kuyumcu önlerinde uzayan kuyruklar, bize acı bir gerçeği haykırıyor: Toplumun karın tokluğu derdi değil, kanaat yoksunluğu hastalığı var.
Gazze’de çocuklar açlıktan ölürken, kendi konfor alanından milim ödün vermeyen, lüks ve israf yarışına giren bir ümmet, Tekasür Suresi’ndeki o ilahi ihtara muhataptır: "O çoklukla övünmek, kabirlere varıncaya kadar sizi oyaladı."
Teknoloji ve Maneviyatın İntiharı
Savaş artık sadece meydanlarda değil; uzayda, hava savunma sistemlerinde ve dijital mecralarda dönüyor. Savunma sanayisi ve teknolojisi zayıf olan ülkelerin nasıl kolayca diz çöktürüldüğünü görüyoruz. Ancak unutulmamalıdır ki; ruhu ölmüş, sosyal medyanın kölesi olmuş bir nesille vatan savunulamaz.
En korunaklı sandığımız ailelerde, hatta din görevlilerimizin evlatlarında gördüğümüz o manevi boşluk ve intihar vakaları, toplumsal bir imdat çığlığıdır. Çocuklarımıza ekmeği ve suyu nasıl hayati bir ihtiyaç olarak sunuyorsak, İslami kimliği ve cihad ruhunu da aynı diri tutuşla aşılamak zorundayız. Aksi halde, teknolojik güç sadece bir "güç gösterisi" olarak kalır, bizi koruyacak bir kalkana dönüşmez.
Ya Vahdet Ya Zillet!
Uyanış, her birimizin kendi sofrasından ve ailesinden başlamalıdır. Lükse, israfa ve tepkisizliğe "dur" demediğimiz sürece, emperyalistlerin çizdiği sömürü haritasında birer piyon olmaktan öteye gidemeyiz. Müslümanlar yeniden kendi çatılarını, yani Vahdet’i kurmadıkları müddetçe, Haçlı zihniyeti her gün bir başka kapımızı çalmaya devam edecektir.
Vahdet ve hilafetten kastımız tam olarak budur: Zalimin karşısında tek yumruk olan, mukaddesatına (Aksa’ya) el sürdürmeyen ve kardeşinin idam fermanına sessiz kalmayan bir birlik ruhu.
Bugün artık safımızı belirleme vaktidir: Ya zevk-ü sefa içinde bir zilleti seçeceğiz ya da İslam’ın evrensel kardeşliğinde, yani Hilafet ruhunda birleşerek izzetli bir geleceği inşa edeceğiz. Unutmayalım; gerçek hürriyet zenginlik yarışında değil, adaletin ve birliğin sancağı altındadır.

