İnsan, en çok kalabalıkların ortasında kendine geç kalırmış. Hiçbir yere ait olamamak, sanki bir tren istasyonunda elinde bileti olmayan bir yolcu misali beklemekten farksızdır. Herkesin bir vagonu, bir koltuğu, gideceği bir adresi varken, senin payına sadece gelip geçenleri izlemek düşmüştür. Bir yere sığamazsın, çünkü ruhun o toprağa kök salamayacak kadar üzgün ve bitaptır.
Sonra o amansız soru gelip yerleşir göğsünün ortasına, "Neden sürekli birilerinden bir sevgi kırıntısı bekliyorum? Neden bu ilgi açlığı?"
İnsan, kendine "ilgi ve sevgi dilencisi" dediği an, aslında içindeki o kimsesiz çocuğun elindeki son ekmeği de almış olur. Oysa bu bir dilencilik değildir; bu, bir aynada kendini görme uğraşısı ve gayretidir. Kendi içindeki evi karanlık olan, dışarıdaki pencerelerin ışığına bakmadan edemez. Başkasının gözlerindeki o parıltıda "Ben buradayım, yaşıyorum ve değerliyim" çığlığını okumaya çalışmak, bir dilencilik değil, bir hayatta kalma refleksidir. Ruh, görülmediği yerde yavaş yavaş şeffaflaşır ve yok olmaktan korktuğu için en yakınındakine tutunmaya çabalar.
Asıl trajedi aidiyetsizlikte değil, aidiyeti hep "başkalarının rızasında" aramaktadır. Birinin seni sevmesi seni var etmez, sadece var olduğunu sana hatırlatır. Ama biz o hatırlatıcıya o kadar muhtaç kalırız ki, o giderse yok olacağımızı sanırız. Hiçbir yere ait olamamanın o keskin ve acı sızısı, belki de ruhunun sana "Başkasının kapısında bekleme, kendi kapını çal" deme şeklidir.
Belki de ait olman gereken yer bir şehir, bir ev ya da bir çift göz değildir. Belki de tek gerçek yurt, tüm kusurlarınla, o sevgiye aç yanınla ve kırgınlıklarınla barıştığın o yerdir!
Emanet bir ilgiyle ısınmaya çalışmaktansa, kendi ateşini yakmayı öğrenmek, dünyanın en soğuk yerinde bile "evde" hissetmenin tek yoludur.
Bu aidiyetsizlik, sadece bir mekâna sığamamak değildir.bu, insanın kendi derisinin içinde bile bir "yabancı" gibi yaşamasıdır. Herkesin bir hikâyesi, bir kökü, yaslanacağı bir omuzu varken; senin payına düşen, her kalabalıkta sessizce geri çekilmek olur. Çünkü bilirsin ki, bir yere ait olmak için "birisi" olman gerekir. Oysa sen, o kadar çok başkalarının gözündeki yansımana baktın ki, kendi asıl yüzünü unuttun.
O "ilgi dilenciliği" dediğin şey, aslında bir varlık kanıtıdır. "Bana bak ki, yaşadığımı bileyim. Beni sev ki, yok olmadığımı anlayayım." Bu bir zayıflık değil, bir ruhun görünmezlikten kurtulma çabasıdır. İnsan, sevilmediği her saniye biraz daha şeffaflaştığını hisseder. İşte o yüzden, bazen hiç tanımadığın birinin bir cümlesine, bir yabancının yarım yamalak ilgisine sanki bir can simidiymiş gibi sarılırsın. Ama o simit seni kıyıya çıkarmaz, sadece suyun üzerinde biraz daha fazla kalmanı sağlayacaktır.
Çünkü dışarıdan gelen her sevgi, "emanet" bir hırka gibidir. Giydiğinde bir anlığına ısınırsın ama sahibi geri istediğinde, çıplaklığın ve üşümen iki katına çıkar. Sürekli birilerinden ilgi beklemek, bitmek bilmeyen bir gurbet halidir. Kendi içinde evi olmayan bir yolcu, her ışığı yanan pencereyi kendi yuvası sanır. Oysa o pencerelerin ardında² başkalarının hayatları, başkalarının sıcaklıkları vardır.
Sana ait olmayan bir sevgiyi ilgiyi "dilenmek", bu anlamda beklentiye girmek aslında kişinin kendisine yaptığı en büyük kötülük vede haksızlıktır. Çünkü sen, başkalarının sana vereceği "onay" kadar değil, kendi içinde taşıdığın o "yaralı dürüstlük" kadarsın. Ait olamamanın o can yakıcı keskin sancısı, belki de ruhunun artık sahte kalıplara bürünmeyi reddetmesidir. Belki de sen, Dünya'nın o sığ ufku ve dar kıyılarına değil, kendi derinliğine aitsin.
Vesselam!...

